tur şikayeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tur şikayeti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ocak 2016 Pazartesi

En Kötü Tatil Hikayesi 2

çeşme alaçatı turu
İkinci gün sabah erkenden kalkıp kahvaltı yaptık. Kahvaltı açık büfeydi fakat büyük bir servis tabağını doldurabileceğiniz sayıda çeşit olan açık büfelerden değil. Klasik kahvaltıdan farksızdı. Neyse ki doyduk, ona da şükür. Otobüse bindik ve Eski Foça'ya doğru yol aldık. Eski Foça küçük ama çok güzel bir yer. Bir saat kadar sonra tekne turuna geçtik. Tekne küçüktü fakat 43 kişi sığdık. Teknenin üst katında yere atılmış minderler vardı, hemen yayıldık. Bir süre sonra alt katta oturan bir grup üyesi bayan yukarı çıktı ve "oo, ne güzel yayılmışsınız, kalkın da bize de minder verin ya" diyerek kızlardan birinin altından minderi çekip aldı ve aşağı indi, kimsede ses yok. Herkes birbirine bakıp gülmeye başladı:)

Gidilecek ilk koya varana kadar gruptakilerle sohbet ederken aramızdan biri "sizin odada da böcekler var mıydı?" diye sorunca akşam ışığı açmadığımıza şükrettik. Anlaşılan o ki ışığı açmayan tek çift bizmişiz. Kimi uyurken duvarda yürüyen, kimi çekmeceyi açtığında kaçışan, kimi banyoda cirit atan böcekler görmüş. Feci yani.Tabi kimse adam akıllı uyku çekememiş tedirginlikten. Biz gerçekten iyi ki açmamız ışıkları. Aksini düşünmek bile istemiyorum. Rehbere anlattık böcek hikayesini. Grupta biz hariç herkes görmüş böcekleri ama anladık ki rehber de kör kütük kafayı vurup yatmış. "Akşam bana haber verseydiniz ben kıyameti koparırdım, neden söylemediniz" diyerek böcek falan görmediğini bize belirtti. Tüm yol boyu çay/kahve için sıcak su bulamayan arkadaş gece gece oteli mi ilaçlatacaktı yoksa başka otel ayarlayıp bizi oraya mı geçirecekti bilmiyorum. Kıyameti koparmak o bağlamda ne yapmak demekti, tam olarak anlayamadım.

Fethiye'nin koylarının güzelliğinden bahsetmiştim Likya Hikayesi adlı yazımda. İzmir yaşamak için çok güzel bir şehir ama tatil için koyları pek güzel değil. Dört koy gezdik, hiçbiri Fethiye'nin en az güzel koyunun yanına yaklaşamazdı. Su inanılmaz soğuktu. Sanki denizde değil Köprülü Kanyon'da (orada da rafting harika, tavsiye ederim) yüzüyorsunuz. Koylardan iyi olan bir tanesinde yüzerken deniz gözlüğü takmak için 3 saniyeliğine kafamı eğip kaldırdığımda başım tekneye çarptı. Deniz sadece soğuk değil çok da akıntılıydı. Tekne kendi etrafında dönüp duruyordu. Hemen geri hamle yapıp geri yüzdüm, sert bir şekilde çarpmadı kafam, gayet iyiyim:) Tekne sahipleri de bundan yakınıyorlarmış. İzmir'in denizi çok soğuk olduğu için tekne turu senenin iki ayı yapılabiliyormuş. Geçen yazımdaki ayağımızı sokmadığımız koylar bu turda gittiğimiz iki tanesiydi., Derinlik dört metreyse üç metresi yosunla kaplı olan koylar vardı. Berrak bir su göremedik pek. Bunda turun tabi ki bir suçu yok. Tavla oynadık, bira içtik, sohbet ettik. Bir ara jandarma yanaştı tekneye. Tekne sahibi kadın çabucak gelip bira şişelerini topladı. Alkol ruhsatları yokmuş. Deniz soğukluğu yüzünden sadece iki ay tur düzenleyebildikleri için ruhsata masraf yapmak istememişler. Bizim için bir sorun teşkil etmedi bu durum ama madem yaşadıklarımızı anlatıyorum bunu da es geçmeyeyim dedim.

Bir önceki günün akşamı rehber hanım kızımız şirketi arayıp bizim sürekli şikayet ettiğimizi, hiçbir şeyden memnun kalmadığımızı bildirmiş yetkililere. Tekne turu dönüşünde bizim rehber kız gitti yerine şirketin en iyi rehberi olduğunu söyleyen "Mehmet Ali" adında bir rehber geldi.  Sıradan bir rehber değildi. Bize tur satışını da o yapmıştı. Ayrıca turları organize etmekten o sorumluydu. Otobüse binip kendini bize tanıttı ve uzun uzun vaatlerde bulundu ve o dakikadan sonra her şeyin harika olacağına söz verdi. Öyle coşkulu, öyle enerjikti ve o kadar çok konuşuyordu ki ben en azından bundan sonrası iyi geçebilir tatilin diye düşündüm. Ancak Ömer "fazla sıkıyor, boş konuşuyor, bak gör bu da fiyasko çıkacak" dedi. Umarım öyle olmaz diye içimden geçirdim ama nedense Ömer haklı galiba diye düşündüm. Bu arada rehber kendini tanıtırken ismini söyledikten sonra ısrarla belirttiği bir şey vardı. "Bana ne derseniz deyin, istediğiniz lakabı takın, isterseniz 'şşt' diye bile seslenebilirsiniz ama n'olur Memoli demeyin" diye defalarca söyledi. O an "eğer durumu kurtaramazsan yaktım seni Memoli" dedim içimden. 

Yeni rehberimiz konuşmasını bitirir bitirmez kahve servisine başladı. Çay ve kahveleri otobüsün çanta, mont falan koyduğumuz raf gibi bir yeri vardır ya tavanında, oradan aldı. Bize servis yaparken "bu çay kahveler tur başından beri otobüste miydi?" diye sordum şaşırarak ama daha çok da kızmış bir şekilde. Eski rehberimiz sürekli tur şirketini suçlamıştı bu tür aksaklıklar yüzünden. Bu rehber de tahmin ettiğiniz üzere eski rehberimizi suçladı "dönünce ben hesabını soracağım bunların" diyerek. Sonunda içebilmiştik otobüs kahvemizi. Rehber kız hiç de umurumuzda değildi o an, başına ne gelirse hak etti diye düşündük:)

Tekne turu bittiğinde zaten akşam olmuştu. Otele gittik. Bu turda Likya'da olduğu gibi her gece aynı otelde konaklama durumu yoktu. Bu sefer böcekli otele gitmeyeceğiz diye sevinirken gittiğimiz otel bomboş bir yol üzerinde biz önünde durana kadar ışıkları bile yanık olmayan bir oteldi. Odaya çıkınca her ihtimale karşı çantaların fermuarını bile açmadık. Yatak altını, banyoyu ve çekmeceleri kontrol ettik. Böcek yoktu. İnip yemeği yedikten sonra otelin girişindeki sandalyelerde oturup sohbet ederken tur rehberimiz "Memoli" bizi Dikili sahildeki barlardan birine eğlenmeye götürebileceğini söyledi. Biz işimizi garantiye almak için, "rezervasyon ve gece 12.30 da otelde olma şartıyla geliriz" diyerek rezervasyon işini ve ertesi sabah erken kalkacağımız için çok geç saate kalmayacağımızı kesinleştirdik. Malum bayram tatili, her yerin tıklım tıklım olması çok muhtemel, ayrıca yorgunuz, Ömer'in dişi hala ağrıyor. Bir telefon görüşmesi yaptıktan sonra rezervasyonun tamam olduğunu duyurdu. Fakat şoför zaten tur başından beri tek başına araba kullanıyordu. (ikinci bir şoför yoktu yani) çok yorgundu, sabah yine erkenden yola çıkacaktık ve ertesi günün gecesi de sabaha kadar İstanbul'a araç kullanacaktı. Bu yüzden şoför için kişi başı 5-10 tl kadar toplayıp kendisine vermeyi teklif etti. Biz de "eğlenelim de o mühim değil" diye düşünüp gruba katıldık.

Sahilde bir bara girdik. Canlı müzik yapan yerleri normalde pek sevmem aslında. Grup çok iyi değilse gerçekten rahatsız edici oluyor. Biz vardığımızda Duman'ın şarkılarından biri çalıyordu. Öyle güzel söylüyorlardı ki onlar olmadığına emin olmak için dikkatlice baktım sahneye. Mekan gerçekten güzeldi fakat 2 kişilik bile boş yer yoktu. Kimse Memoli'ye "hani rezervasyon yaptırmıştın sen?" diye hesap sormadı. Aksine barın üst katındaki lokal gibi, yerleri halı kaplı ve kahveye benzeyen  bir odaya masa taşımaya başladı grup üyeleri. Biz yine dumura döndük çift olarak. Önce seyrettik durumu ama sonra orada oturmak istemediğimizi söyleyerek dışarı çıktık. O sırada gruptan birkaç kişi hala masa ayarlamaya çalışırken rehber yanımıza geldi ve hemen yakındaki başka bir mekanla telefonda görüştüğünü ve orada yer olduğunu söyleyerek bizi oraya götürdü. O mekanda da canlı müzik vardı ama iyi değildi. Boş olan iki masa dört sandalye vardı toplam, biri bir köşede, diğeri öbür köşede. O gece eğlenceye çıkan kişi sayımız ise on üçtü. İçeride kısa bir süre ayakta dikildik. Bu sırada gruptan 3 çift durumdan çok rahatsız olduk ve 6 kişi, birlikte oturmak istediğimiz konusunda ısrarcı olduk. Gruptan başka bir hatun ise "istediğiniz yere oturun" diyerek grubun geri kalanı ile arka taraflara doğru gitti. Ne diğer grup üyeleri ne de rehberin umurunda değildik anladık ki.

Biz kimseye bir şey söylemeden dışarı çıktık 6 kişi ve sahilde yürümeye başladık. Herkes öfkeli ama geceyi kurtarma derdindeydi. Dondurma yedik, oturup çay içtik ve bu sırada tek konuştuğumuz konu turun ne kadar kötü olduğuydu. Bu sırada bizi arayan soran olmadı. Kimse ortadan kaybolduğumuzu fark etmemişti veya umursamıyordu. Bunu fark ettikçe daha da arttı öfkemiz. Onlardan ses çıkmayınca saat 00:00'da Ömer aradı rehberi. "12:30 da otelde olacaktık unutma, biz sahildeyiz geliyoruz birazdan" diye bir hatırlatma yaptı. Acele etmedik, aheste aheste yürüyerek geri döndük, Barın önüne vardığımızda tekrar aradı Ömer. O sırada saat 12.30'du. Çoktan otele varmış olmalıydık normalde. Kapıda bekledik on beş dakika kadar. Sonra Ömer içeri girdi ve rehberi bulup elini adamın omzuna atarak "bak kardeş, saat 1'e çeyrek var, 12 buçukta otelde olacağız demiştin, deminden beri dışarıda bekliyorum eğlencenizin bitmesini ama yoruldum, hadi artık" diye sert bir tavırla uyardı rehberi. 5 senedir o kadar haksızlıkla karşılaştık, hiç birinde hakkını aramak için salon erkeği havasını bozmayan adam birden bire Kurtlar Vadisi'nden fırlamış bir hale büründü. O halini hiç görmemiştim ve beni hiçbir şeyle bu kadar şaşırtmamıştı o güne kadar. 

Grup bardan çıkana kadar bir 10 dakika daha geçti. Hemen otobüse bindik ve otele döndük. Otele varışımız on dakikadan fazla sürmedi fakat grubun tamamı sarhoştu, alkışlarla rehbere tezahürat yapıp ıslıklar çalmaya başladılar. Kızlardan biri yanıma gelip diğerleri hakkında bir şeyler anlattı. Sarhoşken de gıybet yapabilenler varmış onu öğrendim:) Biz 6 kişi grubun rehbere karşı olan memnuniyetinden dolayı iyice bozulduk tabi. Kimse bizim mağduriyeti önemsemiyordu. Farkında da değillerdi zaten. Normalde grup olarak yapılan saçmalığa itiraz edebilecekken 6 kişi kalmıştık. Otele vardık, otobüsten inerken Ömer'in Memoli'ye "sen bir gelsene şöyle konuşalım" dediğini duydum. Yanında gruptakilerden biri daha vardı. Kenara çektiler rehberi. 3. çiftin beyi ise o ara ne olduysa odasına çıktı sanırım, ortalıkta yoktu. Olan bitenden haberi var mı hala bilmiyorum. Ben odaya çıktım.

Ondan sonraki 1.5 saat ben odadaydım. Hikayenin sonuna az kaldı. Normalde 2 bölümde bitireceğim demiştim fakat Ömer!in eklemelerine ihtiyacım var. Ona da ancak akşam geldiğinde yazdırabilirim. O yüzden son bölümü yarın sabah yayınlamak durumunda kalacağım Lütfen kusura bakmayın.

Yazının devamı için tıklayın
izmir çeşme










17 Ocak 2016 Pazar

En kötü Tatil Hikayesi

Çeşme Turu, Çeşme Marina
Bir önceki yazımda Ets ile gittiğimiz ve çok keyif aldığımız turdan bahsetmiştim. Şimdi de tanınmamış, hatta belki de adını bile duymadığınız bir tur şirketinden aldığımız 3 gece 4 günlük bir Çeşme turundan bahsedeceğim. Tatil planımızı yıllık izin sorunlarından dolayı son dakika yapmak zorunda kaldık geçen yaz.  Ets tur ile gitmekti planımız ancak son dakika rezervasyonları oldukça maliyetli geldi bize. Fırsat sitelerine bakınmaya başladım. Hem çok kısa olmayan, hem uygun fiyatlı bir tane bulduk. Aradık tur şirketini, seyahat edilecek araç da dahil birçok konuda soru sorduk ve bilgi aldık. İkna ettiler nihayetinde ve tura katıldık. Facia gibi olsa da bize ders veren bir turdu. Yazdıklarımda en ufak bir abartı veya saptırma söz konusu değildir. Okudukça inanamama ihtimaliniz olabilir diye belirtmek istedim. 

İstanbul kalkışlı birçok tur şirketinin yaptığı gibi bunlar da İncirli' den tur otobüsü kaldırıyorlardı. Akşam 9 da yola çıktık sırtımızda çantalarla. Tur rehberimiz oldukça genç ve güler yüzlü bir kızdı. Tüm yolcular geldikten sonra topluca otobüse doluştuk ve yola çıktık. Bu arada tam bayram tatili olduğu için malum İstanbul trafiği söz konusuydu o gün. Biz İstanbullular bayramda yerimizde durmakta oldukça güçlük çekiyoruz zaten:) Otobüse binerken bir anlık şoförümüzün yüzünü gördüm ve dönüp arkamdaki eşime "adam her an ölecekmiş gibi duruyor" dedim. Gerçekten de oldukça yorgun ve halsiz görünüyordu. Yaşı oldukça ilerlemiş bir beydi. Otobüs kalktıktan sonra rehberimiz yolun 10 saat kadar süreceğini söyledikten sonra hepimize teşekkür etti. Normalde turun kalkacağı güne kadar yolcular her gün arar bin türlü soru sorarlarmış. İlk defa bizim tur katılımcıları sadece kalkış günü saat teyidi için aramış. Bunun için defalarca teşekkür etti bize. Güldük geçtik tabi.

İlk fiyasko otobüse bindiğimiz an gerçekleşti aslında. Turu satın almadan önce otobüs hakkında sorduğumuz soruları uzun gece yolculuğunda rahat gitmek ve güvenli olması açısından sormuştuk. Ben pencere kenarına oturdum. Koltuk rahat değildi ama en azından sağlamdı. Yanımda oturan eşimin koltuğu kırıktı ve kıpırdamadan oturması gerekiyordu. Tatile çıkıyoruz ya, ağzımızın tadı kaçmasın Ali Rıza bey modunda olduğumuzdan umursamadık fazla. Rahatsız bir durum tabi ama lafını etmedik ne rehbere ne şoföre. 

Normalde uzun yol otobüslerine bindiğinizde kısa süre sonra su/çay/kahve servisi yapılır değil mi? Hatta yanında kek de ikram ederler mis gibi. Otobüse bindiğimizde saat akşam 9 du. Biz de evden çıkarken çabuk acıkmayalım diye evde yemeğimizi yiyip çıkmıştık. Fakat bayram trafiğinden dolayı köprüyü gece yarısı geçtik. Bu süreçte bize su dahi verilmedi. Rehber hanımı çağırıp kendimiz istemek durumunda kaldık. Birkaç yolcu su için kendisini oturduğu yerden kaldırınca mikrofonu eline aldı ve "arkadaşlar bu böyle olmuyor, numaramı kaydedin, Whatsapp'tan yazarsınız bir şey istediğinizde ben getiririm" dedi. İyi de siz söyleyin, hoş mu olur birine bana su getirir misin diye mesaj atmak? Dolayısı ile millet kendi kalkıp almaya başladı suyunu. Bu arada yaz günü içtiğimiz suların hepsi sıcaktı.  Otobüsün dolabı çalışmıyormuş. Çay ve kahveyi sorduğumuzda da "ben hepsini ayarlayacağım" cevabını aldık. 

Saat geçtikçe de acıkmaya başladık. Trafik öyle yoğundu ki feribota gecenin çok geç saatlerinde vardık. Oradaki araba kuyruğundan istifade, dışarıdaki büfelere koştuk ve kendimize köfte ekmek aldık. feribotta denize karşı yedik ekmeklerimizi başka şeyler düşünerek. Yediğimiz şeyi düşünmek istemedik çünkü köfteleri aldığımız yerdeki kadın, köfteleri ve üzerine koyduğu salatayı çıplak elleriyle avuçlayarak koydu ekmeğin arasına. Salatanın içerisindeki kocaman maşayı kullanma gereği duymamıştı. Açlığı gidermiştik ama sıcak bir şeyler içme ihtiyacı tavan yapmıştı. Tüm gece bir bardak kahve gelsin diye dua ettik, yok. Sabah gelir belki dedik. Sesimiz çıkmadı gece.

Sabah oldu, ilk gün Çeşme ve Alaçatı gezilip görülecek, sonra da denize girilecekti plana göre. Rehber kahvaltı molası için Çeşme limana geldiğimizi duyurdu. Otobüsten indik, boş bir yol üzerindeydik. Bu arada biz iner inmez otobüs gitti. Rehber yanımıza gelip "işte şuralarda kahvaltı için yerler varmış, bulup bir yere oturabilirsiniz (!) dedi ve bizden ayrıldı. 1.5 saatlik molanın 45dk sını grup olarak temmuz sıcağında, güneş altında yürüyerek, bir yer bulmak için harcadık. Çeşme marinanın yakınında indirmişler meğer bizi. Az yürüyüp içine girmemiz gerekiyormuş. Orada da birkaç yer vardı sadece. Kahvaltı yapılacak güzel olan yerler oldukça pahalıydı. En uygun yeri bulduk ve oturduk. 15tl den ucuz sandviç çeşidi yoktu oturduğumuz yerde. Kahvaltıyı yapıp kalktık fakat tüm grup çok sinirli bir şekilde bindi otobüse. Herkes "bu şekilde rehberlik mi olur? Çay/kahve içmedik zaten, bir de bilmediğimiz bir yerde bizi bırakıp kahvaltı yapacak yer bulun demek nasıl bir şey?" diye patladı haklı olarak. Rehber yüzsüz bir şekilde "aa, biz falanca yere gittik, keşke siz de gelseydiniz, ben de bilmiyorum buraları pek, bu benim ilk Çeşme turum" dedi. Topluca bir şok geçirdik ve artık kahve sorunu tekrar dile getirildi. Rehber tur şirketine attı suçu ve kendisinin elinden geleni yaptığını söyledi bize. Biz de kıza acıdık, kıstık sesimizi. 

Sırada Çeşme turu olduğu yazıyordu programda. Otobüse bindik ve bir süre yol aldıktan sonra birden rehberimiz mikrofonuyla konuşmaya başladı. Bize Çeşme Kalesi ile ilgili bir şeyler anlatıyordu. En azından biz öyle düşündük. Meğer anlatmıyor, okuyormuş. Vikipedi  sağ olsun. Rehber koltuğunda oturduğu için göremiyorduk ama okurken takılır ya insan, o şekilde verdi kendini ele. Arka koltukta oturanlar da fark etmiş olacak ki, telefonlarıyla Vikipedi'ye girip okuduğu metni takip etmeye başladılar. Kimimiz sinirden, kimimiz rehberin kendini düşürdüğü duruma gülerken fark ettik ki programda Çeşme kalesi gezisi diye planlanan kısım otobüs ilerlerken, kalenin görüş mesafesine girdiği 1-2 dakikayla sınırlıymış. Yani kahvaltı fiyaskosu hariç, Çeşme'ye ayak basamadık. İlk çeşme turu olduğunu belirtmişti bize kız, ama gezdirdiği yerle ilgili hiçbir şey bilmeyen bir rehberle gezince de iyice aptal yerine konulmuş hissettik kendimizi. Rehberlik buysa ben de yaparım öyle rehberlik!

Rehberin çeşme tarihini okuması bittiğinde otobüs kısa bir süre durakladı. Rehberin gideceğimiz yere karar vermeye çalıştığını fark ettiğimizde bizdeki şaşkınlığı görmeliydiniz. Nerede yüzeceğimiz bile planlanmış değildi. Rehber Alaçatı'da bir halk plajına gideceğimizi söylediğinde ise ayrı bir sinir dalgası kapladı tüm grubu. Grup olarak halk plajına gitmek istemedik. "Halk plajına gitmek istesek tura neden para verip katıldık ki, kendimiz de çıkıp gidebilirdik" sesleri yükselmeye başladı. Zavallı(!) rehberimiz de "beachlerin girişi 50 liradan başlıyor, sizin cebinizden para çıkmasın, daha fazla masraf yapmayın diye sizi halk plajına götürüyorum, ben siz mağdur olmayın diye, sizin için uğraşıyorum" diyerek resmen susturdu bizi. 

Gittik halk plajına, duş yok, tuvalet yok! Duş olmayan yerde giremeyiz denize diye itiraz etsek de başka şansımız kalmamıştı. Zira 100 metre ötedeki beachin girişi 60 liraydı ve orada da duş yoktu. Sahilin hemen dibindeki otelden alıyorlarmış suyu ve otel de tadilattaydı. Denize girdik duş olmamasına rağmen. Bikini/mayo değiştiririz, ıslak kalmayız dedik. Sonra tuvaletimiz geldi tabi canlı varlıklarız sonuçta. Tuvalet dedikleri bir yer vardı, oraya bakmaya gitti Ömer. Tuvalet  zemini de plastikten yapılmış bir kabinmiş. Yerine bir delik açılmış ve içi daha önce kullananlar tarafından doldurulmuş. Duramayıp çıkmış zavallım. Karşılaştığı şeyi bana anlattığında rehberin yanına gittim ve bir sonraki gün turla devam etmek istemediğimizi söyledik ve bize bir tekne turu ayarlamasını rica ettik. Ayarladığından emin olmak için de on dakikada bir "ayarladın mı tekneyi?" diye tepesine dikildik. Bu arada Alaçatı'da muza bindik, tek eğlenceli yeri o bölümüydü tatilin. O da Ömer'in bir haftadır çektiği diş ağrısı sebebiyle zehir oldu. Muz bizi denize devirdiğinde çenesini içimizden birinin kafasına çarptığı için ağrısını azmıştı. O gün bilmem kaçıncı ağrı kesicisini içti ağrının tekrar başlamasından dolayı ancak ilaçlar ateşini de yükseltince titremeye başladı ve Muzdan sonra bir daha da girmedik denize. Sahilden ayrılma saatimizin gelmesini bekledik oturup.

Sahilden çıktıktan sonra Alaçatı sokaklarında yine serbest vakit geçirelim diye "hadi gezin Alaçatı'yı" deyip Çeşme'de olduğu gibi bıraktılar bizi. Kaybolacak kadar uzaklaşmadan Alaçatı sokaklarını gezdik, bu sırada aç karnımızı doyurduk yine 15 liralık avuç kadar sandviçlerle. Otele dönmeden, ertesi günkü program Eski Foça olduğu için oradan kalkan tekne turlarını araştırdık, arayıp fiyat aldık. Gün berbat geçtiği için grubun tamamı katılmak istedi tekne turuna lakin 43 kişilik tekne bulamadık. Bayram günü sabah erken kalkacak bir turu bir önceki günün akşamı organize etmeye çalışmak elbette saçmaydı. Hepsi rezerve edilmişti ama belki bir umut buluruz diye bulduğumuz tüm telefon numaralarını arayıp sormaya devam ettik. Sonunda otobüse döndüğümüzde rehberin bir arkadaşının tanıdığının vasıtasıyla bir tane tekne bulunduğunu öğrendik ve rahatladık. Bu arada tekneyi rehber buldu fakat tura dahil bir şey olmadığı için ücretini kendimiz ödedik. Aslında orada da tur şirketinin bize pek bir hayrı dokunmadı. 

Bir önce anlattığım turda gruptakilerle ikinci günden sonra kaynaşmaya başlamıştık çünkü kimsenin hiçbir sorunu yoktu, herkesin keyfi tıkırdı. Fakat bu turda daha ilk günün sabahında herkes birlik oldu, 43 kişi tek yürek olmuştu resmen. 

Alaçatı turu da bittiğinde otele geçtik. İzmir'de fuara çok yakın bir yerde ara sokakta bir oteldi. Duş alıp restorana çıktık. Sabahki kahvaltı rezaletinden ve öğlen sandviçle geçiştirilen öğünden sonra akşam açık büfe hayali kurarken, uzunca bir süre önce pişmiş ve tabaklara konup bekleyen buz gibi bir porsiyon tavuk sote, ve birer tane gül böreği servis edildi. Tavuk kötüydü ama nasıl olduysa börekler oldukça lezzetliydi. Yemekten sonra içtiğimiz Türk kahvesi ise yanmıştı, bırakıp dışarı çıktık. Sahilde yürüdük, Konak'ta bir tur attık ve otele döndük. Işıkları bile açmadan yatağa gidip uyuduk. İyi ki de açmamışız o ışıkları. Nedeni yazının devamında. 

Ertesi gün neler olduğunu da anlatacağım. Her şey çok daha kötüydü maalesef. İlk gün bile tek başına yeterince uzun olduğu için iki parça halinde yayınlamaya karar verdim bu hikayeyi. En fazla 24 saat sonra 2. bölüm de yayında olacak. Beklemede kalın. 

Ek olarak ilk günden iki fotoğraf koymak istedim. Ömer'in zor dayandığı diş ağrısı yüzünden tatilin çoğunu çenesine koyduğu buzla geçirmesine ve diğer aksiliklere rağmen neşemizi korumaya çalıştığımızı görün diye:)

yazının devamı için: tıklayın
Çeşme Turu
Çeşme alaçatı turu
  






blogumun adını neden değiştirdim?

Anladım ki insana tek bir kimlik yetmiyor. Belki de bu yüzden arttı son zamanlarda profillerdeki kocasının prensesi, paşasının annesi(!) ib...