7 Mart 2017 Salı

Doğum Hikayesi

Son 10 gündür her akşam yaptığım gibi o akşam da belki bu gece doğururum diyerek duş aldım, evi topladım öyle uyudum. Sabah 6.20 de sancıyla uyandım. Önce yalancı sancılardan biri sandım ama yataktan kaldıracak kadar şiddetliydi. Ömer de farkı anlamış olacak ki sancının geldigi saati aklında tutmuş:) Sancı dindiğinde az bekledik devamı gelecek mi diye, 6 dk sonra tekrar geldi. Bir 6 dk sonra da 3. sancı. Kalktım duş aldım,giyinip makyaj bile yaptım. Sonraki 1 saat boyunca sancılar ortalama 5-6 dk ara ile gelmeye devam etti. Şiddetli, epey inletiyor fakat 45-50 saniye kadar sürüp kesiliyor ya, sonraki sancıya kadar gayet neşeliyim, gülüp oynuyorum ben, acayip mutluyum. Doğuma kadar böyle gidersem benden iyisi yok ya deyip deyip keyiflendim. Harika bir doğum hikayem olacak diye de düşündükçe daha da şenlendim. Kahvaltı da yapalım öyle çıkalım dedik ama o sıra sancılar 3-4 dk da 1 e düşünce açılma 4-5 cm olmuştur ya diye düşündüğümden ağzımıza çok acele bir şeyler atıp çıktık hemen. Evden çıkarken sancıyla uyandığımın üzerinden 2 saat geçmişti. Yani artık hastaneye gitmek için de erken değildi. Hastaneye gidince poliklinikteki kıza doğurmaya geldim ben dedim gülerek, öyle hevesliyim. Birkaç saate kızımı görecem, ben neşeli olmayayım da kimler olsun di mi? Bu arada beni yalancı çıkaracak diye mi bilmiyorum hastanede sancılar kesildi yaklaşık 1 saat (nst ye bağlı olduğum süre). doktor nst yi gördü, sancın yok dedi ama o sıra tekrar başladı sancılar. Vajinal muayene yaptı ve acilma daha 1.5 cm di! Neyin sancısı o zaman bu böyle ya diye bi moralim bozuldu tabi. Git guzel bir kahvalti yap, kahve iç ve gel tekrar nst ye bağlan dedi. Of of isimiz uzun. Neyse kahvaltıdan sonra bir nst daha ve tekrar muayene. Bingo! Sancım vardı( çok düzenli olmasa da, açılma 2 cm ve bebek de kanala yerleşmiş sonunda. Seni yollamak istemiyorum, bence yatışını yapalım çünkü bu bebek bugün doğar gibi dedi. Ben eve gitmekte ısrar edince doktorum en ufak bir problemde veya sancıların şiddetlenmesi halinde hemen hastaneye geleceğime dair kağıt imzalamamı istedi. Neyse o zaman yatış yapalım bari dedik usul usul. Dr  süreci rahat geçirmem için epidural önerdi, doğumu hızlandırmak için de suni sancı çünkü daha 2 cm açılmada ben yerlere yatacak gibi oluyordum. 10 cm e gelmesi 24 saat sürebilirdi ve bu başlangıç sancılarını bile bu denli hissetmem doktoru düşündürmüştü. Ben dayanırım sancıya, o kadar da kötü değil dedim. Hayatımda kaç kere yaşayacağım ki bu anları, her anını hissetmek, dolu dolu yaşamak istiyorum diye düşündüm. Aklımdan zorum varmış sanırım.
Odaya çıktık, hemşire giyeceğim önlüğü getirdiği sıra bi sancı daha vurdu, ben dizlerimin üzerine çöktüm nefes aldım ve sancının geçmesini bekledim. Hemşire "daha şimdiden böyle kıvranıyorsan doğum sancın başlayınca napıcan sen?" deyince bi tırsmadım değil hani. Neyse üzerimi giyindim nst ye bağlandım ve anneme haber verdim. Acele etmeyin daha akşamı bulur benim doğurmam dedim ama ben arar aramaz çıkıp geldiler. Annemin yanında bile rahat edemedim o gün. Normalde herkes yanımda olsun, hayatımın belki de en önemli gününü herkesle paylaşayım istedim hep. Aylarca herkese nasıl haber veririm, Anadolu yakasındaki kuzenlerim nasıl gelir, vaktinde yetişir mi diye düşündüm durdum ama o gün her şey değişti. Yanımda Ömer'den başka kimseyi istemedim. Ilerleyen saatlerde annemi odadan kovduğum bile doğrudur:) Anadolu yakasinda oturan ve tüm gün fotoğraf ve videolarımı çekecek olan kuzenime bile öğleden sonra haber verdim akşam doğuracağım ama sakın erkenden gelmeyin diye de tembihledim.
Öğle saatlerinde sancılar şiddetlenmeye başladı. Ooh açılma hızlandı diye seviniyordum. Annemle sohbet ediyordum, bolca yürü, hareket et dediler ya, ben odada dans bile ettim. Annem de o hallerimin bir kısmını videoya almış:) Tam 3 hafta oldu doğum yapalı ve şimdi o videolari izleyince ne kadar da rahatmışım o saatler diyorum içimden. Bu arada sık sık gelip açılma ne kadar olmuş kontrol ediliyor tabi. Saat 3 gibi yapılan kontrolde ebe hala 2 cm daha deyince neee!? diye haykırasım geldi. İnanamadım. Sancılar düzene girmişti artık, epeyce açılma olması gerekiyordu. Hani hamilelik boyunca yürüyüş yapanların doğumu daha hızlı ve kolay oluyordu? Gebeliğimin son 4 ayı düzenli yürüyüş yapmıştık, hem gebelik şekerim olduğu hem de doğum kolay olsun diye. Arkadaşlarımdan da yürüyüş sayesinde sancının başlaması ve bebeğini kucağına alması 20 dk süren, 2 saatte pat diye doğuranlar, 4-5 cm açılmaya kadar olan süreyi sancı hissetmeden geçirenler gibi ne iç rahatlatıcı hikayeler dinlemiştim halbuki meğer benimki şu "15-20 saat sancı çektim" li doğum hikayelerinden biri olacakmış. 
Sabah 6.20 de başlayan sancı öğleden sonra 3 olduğunda beni aşırı yormuştu. 48 saattir uyumuyor gibi yorgun hissediyordum kendimi. Doğum sancısı yatakta bile çekiyor olsan insanı ciddi anlamda yoruyormuş gerçekten. Artık ağrılara tahammülüm de kalmamıştı. Bu süreci mümkün olduğu kadar müdahalesiz geçirmek istiyordum ama bu kadar zorlanacağımı düşünmemiştim Baktım olacak gibi değil, kahramanlık yapmaya hiç gerek yokmuş diyerek epidural ve suni sanci aynı anda oluyor mu diye sordum ebeye. Oluyor fakat 3 cm olması lazım önce açılmanın dedi. Isyeeaaaan diye bagirmamak için zor tuttum kendimi. Belki de sancılar daha da şiddetlenmemişti, sadece ben yorgunluk ve saatler süren sancılar sonucu olan tahammülsüzlükten dolayı dayanamadım bilmiyorum ama sinirim de bozulmaya başladı. O sıra doktorum kontrole geldi. "Dayanamıyorum artık epidural istedim ama 3 cm olması gerekiyormuş" dedim. Halime acımış olacak ki hayır hayır hemen yapsınlar dedi.
Bir ara suyum geldi ve Güneş hanımın kaka yaptığı anlaşıldı. Stres yaptık tabi bunu duyunca. Hemen nst ye bağlandım. Kalp atışları sürekli olarak düşüyordu, e sancı geldikçe fena oluyorum bebek de strese giriyor tabi. Ömer'in hatırlatmaları ile düzgün nefes aldığımda kalp atışları düzeliyor, ben acıdan nefesi falan unutunca yine düşüyordu.
Epiduraldan hemen önceki kontrolde açılma da 3 cm olmuştu nihayet. Epidural yapıldı rahatladım. Suni sancı da istedim, bir an önce doğurayım artık gücüm kalmadı dedim. Doktor yapmadı, bu sancıları zor geçiriyorsun, ona dayanamazsın dedi. (Bu bilgiyi Ömer'den aldım zira ben hiç hatırlamıyorum doktorun öyle söylediğini) İyi ki de yapmamış ama. 
Ilk doz epiduraldan kısa süre sonra  açılma epey hızlandı. 2. dozu hemen arkasından yaptılar. Bu noktadan sonra zaman kavramını resmen yitirdim. Bir süre dinlendim. Herkes uyu dese de ben sarhoş gibi uzandığım yerden annemle sohbet falan ettim. Açılma 5 cm olduğunda sancıları yeniden hissetmeye başladım, bir doz daha yaptılar ama hiiiç etkisi olmamış gibiydi. Uyuşma var, bacaklarımı falan hissetmiyorum ama acayip bi ağrı, sancı. Öyle böyle değil. Dakika başı ebe gelip kontrol ediyor durum ne diye. Kontrollerden birinde ebe açılmayı kontrol ederken  "dayanamıyorum artık, tahammülüm kalmadı ağrıya, yapamayacam ben, sezeryan yapın alın şunu içimden artık" diyerek acıdan ağladığımı hatırlıyorum. 8 cm olmuşsun, olmaz artık falan diye bir şeyler geveledi ebe. Bir doz daha epidural yapıldı fakat bacaklar yine uyuşuk ağrı yine devam. O sırada saat kaç bilmiyorum. Kısa süre sonra tekrar geldi, yarım saat sonra doğurmuş olacaksın az daha dayan dedi ve gittiii.  Yarım saat mi? Her dakika bana yarım saat gibi geliyor zaten. O saatlerde hislerim tam olarak şu şekilde: Bir daha çocuk falan yapmammmm ne berbat bişey bu doğum. Hayatımın en kötü günü bu vs vs... Halbuki doğum sancılarını çok sakin karşılayacaktım, kızıma kavuşuyorum falan diye kendimi sakinleştirecektim güya 🙄 kız falan aklıma gelmedi "ne olursa olsun bitsin artık şu ağrı" aklımdan geçen tek şeydi. Doğum hiç gözümü korkutmazdı benim hamileyken, meğer çok küçümsemişim kendisini😂
Neyse doğumhaneye aldılar beni, sarhoş gibiyim kafamı zor ayakta tutuyorum, her şey bulanık. Zaten tekerlekli sandalyeye zor oturttular, bacaklar felç epiduralden. Çatala yatırdılar beni. Ömer nerde falan diye söylenmeye başladım. Doktorum daha gelmemiş. Birden epidural yüzünden ıkınamayacağım geliyor aklıma. Evet, sancılar şiddetlendiğinden beri Güneş aklıma ilk kez geldi 🙈 Bu arada nst hala bağlı, doğum bitene kadar da bağlı kaldı. Neyse Ömer geldi, doktor geldi. Bu kısım  cidden cok puslu,.bana ıkın dediler, denedim ama mümkün değil hissetmiyorum hiçbir şey. Karnımdaki ağrı dışında felcim resmen. Çok güzel ıkınıyorsun ama yeterli değil, ebe yardımcı olacak dedi doktor ve ardından ebe resmen üzerime çıktı dirseği ile, doğum sancısı yetmiyor bir de dirsek sancısı çekiyorum. Ikınırken bir de ebenin ağırlığı ile nefesim kesildi. Sanırım toplamda 3 kez ıkındım (ıkınmaya çalıştım) ve o sıra bi bebek ciyaklaması duydum ki Ömer eğilip "sapsarı saçları var" dedi. Baya bi sevinçli geliyordu sesi. Kafamı kaldırıp baktım ama sadece bacakları görebildim. O sıra hemen kesmeyin dediğimi hatırlıyorum. O durumda nasıl hatırladıysam artık:) Doktorla kordon kanı meselesini daha önce konuşmayı neden akıl edemedim hiç bilmiyorum ama birkaç dakika daha geç kesmiş olmasını isterdim. Neyse ne zaman söyledim net hatırlamıyorum ama ebeye hemen göğsüme koyun demiştim. 2 dk kadar sonra koydular göğsüme. Ahh🙏 nasıl güzeldi. Titredim iliklerime kadar. Ama o anı fazla uzatmadılar tabi aldılar Güneş'i. Emzirmek de aklima gelmedi o an. O sırada fotoğraf çekmişler poz bile vermişim ama hiç hatırlamıyorum. Fotoğrafı görünce epey şaşırmıştım.
Herşey bittiğinde kusmaya ve titremeye başladım. Kendimi çok kötü hissettim hiç öyle mutlu falan değildim. Bacaklarım tamamen uyuşuk 3 kişi zor kaldırıp koydu beni sandalyeye. Titreme odaya gidene kadar da geçmedi. Neyse her şey bitmişti. Ağrı kesicilerin gözünü seveyim ya. Ağrı eşiğim öyle düşükmüş ki epidural yapılmamış olsa kesin doğum sırasında bayılırmışım, epidurali yapan şahıs söyledi bunu. Ben de kendimi acıya dayanıklı zannederdim 🙄😂 bir hikayenin daha sonuna geldik:). En kısa şekilde yazmaya çalıştım. Cümleten geçmiş olsun:)

Fotoğraflar için instagram hesabım: https://www.instagram.com/novoluni/  (@novoluni)

14 Aralık 2016 Çarşamba

Güneşli Günler Diliyorum Tüm Çocuklara

Son günlerim olmasına rağmen fotoğraf çekmiyorum bir süredir. Malum dünya b.k çukuru olmuş. Öyle kötü şeyler oluyor ki insan anne olmanın sevincini bile yaşayamıyor. Resmen utanıyor mutlu olmaya. Oysa nasıl eşsiz bir heyecan yaşıyoruz tarifi yok. Bugün buradan çok sevgili bir anne adayı özetle dedi ki; neler hissettigini anlıyorum fakat bugünlerin telafisi yok, dünyada kötü şeyler oluyor evet, lakin yüzümüzü gülümsetecek sebeplere, umuda çok ihtiyacımız var. Gülümse ve bol bol fotoğraf çek. Onca kötü haberin arasında fotoğraflarını görünce gülümseyeceğime eminim🌸 Ben de öyle yaptım. Biz anne adaylarının hayatı durma noktasına getirmek gibi bir şansı yok. Biz ne hissediyorsak onlar da aynısını hissediyor. Biz mutsuz onlar mutsuz, biz mutlu onlar mutlu... Hem biz mutsuz olursak nasıl mutlu bir bireyler yetiştirebiliriz ki? Bir de biz umutsuz olursak onlar için umut dolu bir dünyanın hayalini nasıl kurabiliriz ki? Güneşli günler diliyorum tüm çocuklarımıza.
hamilelik

Bu da 38+5 ten bir selam olsun size🙋

https://www.instagram.com/novoluni/

23 Kasım 2016 Çarşamba

Meğer Hamilelik Boşuna 9 Ay Değilmiş!

Hamileliğin 9 ay sürmesi boşuna değil. Evet, bebeğin anne rahmi dışında yaşamını sürdürebilecek hale gelmesi 9 ay sürüyor fakat bence tek sebebi bu değil. Bu başlarda hiç bitmeyecek gibi gelen 9 ay kadını da anneliğe hazırlıyor. Sadece fiziksel anlamda değil, ruhen de bir kadının hazır olması ancak o kadar zamanda mümkün oluyor sanırım. Gebeliğin ilk ayları zaten hamilelik haline alışmaya çalışmakla geçiyor. Kendini ne kadar hazır da hissetse, anne olmayı ne kadar çok istese de bebeğin varlığını öğrendiği zaman içinden de olsa gerçekten buna hazır olup olmadığını sorgulamayan var mı merak ediyorum.

Gebeliğimin ilk aylarında yaşadım ben bunu. "Okulu bitirmeyi mi bekleseydim?" Acele mi ettim?" "Doğru bir zamanda mi oldu?" "Ya duygusal olarak altından kalkamazsam bu yükün?"... gibi bir ton soru vardı aklımda. Belki şaka zannedersiniz ama ilk aylarda ciddi anlamda günün büyük bir kısmında hamile olduğumu unutuyordum. Ne kadar çok istemiş olsam da bedenimde bir insan büyüdüğü fikrini benimsemem epey vakit aldı. 
İkinci trimesterda hamile olduğumu daha az unutur oldum, biraz daha alıştım varlığına fakat hala benimseyememiştim. Sosyal medyada daha karnı küçücükken "minik mucizesine" aşık olan, ona şarkılar söyleyip duygusallaşan anne adaylarını gördükçe ya onlar abartıyor yada herhalde ben çok öküzüm ve annelik içgüdülerim yeterince kuvvetli değil diye düşündüğümü hatırlıyorum. Çocukları olan arkadaşlarıma "ben hala sahiplenemedim, içimde böyle tarif ettikleri gibi bir sevgi yok, benimseyemedim, kendimi anne gibi veya anne olacakmış gibi hissetmiyorum, o dedikleri çılgınca sevgiyi ben hala hissedemedim, normal mi?" bu diye sordum. Onu, insanların tarif ettiği o akıl almaz aşkla sevemeyeceğim düşüncesi belirdi kafamda. Arkadaşlarımın verdiği cevap ise hep "daha önce yaşamadığın için nasıl bir duygu olduğunu bilmiyorsun, hissettiğin gayet normal, kucağına aldığın an değişiyor her şey" oldu. 
Meğer tam olarak öyle değilmiş o. Meğer 3. trimesterın sonlarına doğru öyle bir benimseniyormuş ki, inanın aklım almıyor şuan hissettiklerimi. 6 aylık gebeyken "amaaan bebek var işte karnimda, doğunca göreceğiz nasıl olsa kendisini derken, son haftalarda kendini tarif edemediğin duygular içinde bulabiliyormuşsun. Sanki yıllardır tanıyormuşsun da uzak kalmışsın, öyle bir hasret oluyor içinde. Elinde olsa içine içine sokarak sarılmak istiyormuşsun. Yumuşak saç telleri için, belki dünyaya düştükten hemen sonra yüzünde belli belirsiz olusacak bir tebessüm için bile dünyayı yakabilecek güce sahipmişsin gibi hissediyormuşsun meğer. Minik ayaklarını, ellerini düşündükçe için eriyormuş, kafayı yiyecek gibi oluyormuşsun. Ona banyo yaptırdığın anları hayal ederken buluyormuşsun kendini. Sonra bir battaniyeye sarıp kucağına aldığında meme aramaya başlayışını, emzirirken ona sadece sütünü değil, her şeyini vermek istediğini hissediyormuşsun. Dünya orada dursun istiyormuşsun. Hayatımda hiç bu kadar farklı bir şey hissedeceğim aklıma gelmemişti. "Annelik kutsal" "evlat sevgisi başla şeye benzemez" laflarını çocukluktan başlarsınız duymaya. Klişeleşmiştir artık. Görmek, yaşanılana şahit olmak başka, yaşamak çok başkaymış meğer. 
Hamilelik


Arkadaşlarıma bu hislerimden bahsettiğimde "daha dur sen, bir doğsun, o zaman göreceksin asıl" diyorlar. Eminim çok daha farklı olur, ama şimdiden o anı düşününce ağlamamak için zor tutuyorum kendimi. Yıllardır özlemini çektiğim şeymiş meğer bu, ama haberim yokmuş. Öyle derinden hissediyorum ki bunu, daha nasıl tarif ederim bilmiyorum.
Benim bunları hissetmem için 8 ayı doldurmam gerekiyormuş demek ki. Kimi doğuma kadar hissetmez, kimi daha bebeği susam tanesi kadarken hisseder, bilemem. Ama bence bu hisler artık anneliğe hazır olduğunun gerçek kanıtı. Şu saatten sonra da minik susamına şarkılar söyleyen, aşkla yanıp tutuşan anne adaylarına garipseyen gözlerle bakmayacağım, izci sözü:) 

12 Ekim 2016 Çarşamba

7 Ayın Hikayesi

hamilelik


Yazıya ilk 6 ayın hikayesi diye başladım fakat bir konu netlik kazanana kadar bitirip yayınlamak istemediğim için geçen sürede neredeyse 30. haftayı (7 ayı) doldurdum. Bu sebeple 7 ayın hikayesine döndü konu başlığı:) Dolayısı ile bir sonraki yazı da muhtemelen son 2 ayın hikayesi (olaysız geçerse de doğum hikayesi) olacak.

En başından beri acayip ikna olmuştum hamileliğimin çok rahat, sorunsuz ve harika geçtiğine. İlk aylar yaza geldiği için bolca gezdik, tatil yaptık denize girdik. Çoğu kadının son aya kadar yaşadığı mide bulantısı, kusma şikayetleri bende toplasan 5 kez anca olmuştu. O da yumurta, ağır yemek kokusu gibi şeyler olduğunda ortaya çıktığı için hiç ama hiç zorlanmadım. Uykum, halsizliğim ve migren ağrılarım artmıştı ama bol bol gezdiğim için çok fazla hissetmedim. Evde geçirdiğim günler ayağa kalkmaya halim olmuyordu o ayrı:) Dördüncü ay bitince o uyku hali falan da pek kalmadı zaten. Neyse ilk üç ay için yazılacak çok fazla bir şey yok, gelelim ikinci üç aya.

Hamile kalmadan bile önce nasıl doğum yapacağıma bile karar vermiş olduğum için tercih ettiğim hastane de buna uygun olmalıydı. Suda doğum videolarına takıktım bir süredir ve kesin olarak suda doğum yapmalıydım. Bilen bilir, çok yaygın değil Türkiye'de bu doğum şekli. Ecnebi memleketlerde millet patır patır suda doğum yaparken bizde hala sağlıklı olmadığını savunuyor doktorlar ve hemşireler. Hastanemi seçtim seçmesine fakat zaten ilk doğumda suda yaptırmadıklarını da öğrendim. Epizyotomi (doğumda atılan kesi) şartmış. rastgele yırtılmalar olması durumunda tamiri olmuyormuş onun. Haseki'de katıldığım gebelik okulunda ikna oldum nasıl olduysa ve suda doğumdan da vazgeçişim bu şekilde oldu. Tabi aynı doktora gitmeye devam ettim kendisine pek ısınamasam da. Fakat o hastane de doktor da artık vazgeçilmez değildi benim için.

Neyse, hamileliğimde yaşadığım ilk sinir bozucu olayı anlatmak istiyorum hemen. Muayenelerden birinde doktor bebeğin beynine takıldı, tekrar tekrar baktı ve bebeğin beyninin bir tarafının gelişmediğini, diğerine göre oldukça küçük kalmış olduğunu fakat en doğru bilgi için bir perinatologa görünmem gerektiğini söyledi ve bize bir perinatologa yönlendirdi. Doktoru aradık fakat tam 2 gün sonraya randevu alabildik. 2 Gün! Bebeğimde bir sorun var şüphesiyle nasıl yaşar insan 2 gün hiçbir şey olmamış gibi? Nasıl beklerdim 2 gün bu belirsizlikle? Hastaneden çıkınca eve gidemedik. öyle büyük bir acı hissettim ki tarifi yok bende. Bebek bekleyenler ve anneler tahmin eder nasıl hissettiğimi. Sahile inip biraz yürüdük ve yürürken karar verdim ne yapacağıma. 'Yarın hastaneye gideceğim, Haseki'ye. Güvenmiyorum ben bu doktora' dedim Ömer'e. Hemen randevu aldım, şansıma 1 gün sonrasına boşluk vardı randevularda. Normalde imkansıza yakındır oradan 1 gün önceden randevu alabilmek, bilen bilir.

Ertesi sabah erkenden gittik, muayene olmadan önce doktora anlattım durumu, ultrasonla baktı. Ben bir sorun görmüyorum fakat kesin bir şey söyleyemem diyerek beni daha önce Haseki'de birlikte çalıştığı ve çok iyi bir doktor olduğunu söylediği bir perinatologa yönlendirdi. Koşar adım o doktorun yolunu tuttuk. Durumu baştan aşağı bir kez de o doktora izah ettim. Beni muayeneye aldı randevum olmamasına rağmen. "Neye göre söylüyorlar böyle bir şeyi, hiç mi bilmiyorlar ölçüm yapmayı?" diye diye birkaç kez ölçüm yaptı ve hiçbir sorun olmadığını söyledi, ekrandan da göstererek bana iki beyin lobunun eşit olduğunu gösterdi ve içimi rahatlattı. Rapor yazdı doktoruma göstereyim diye de. Bir de ayrıntılı ultrason için randevu verdi. Zıplaya zıplaya çıktım muayeneden. Nasıl rahatladım nasıllll:) Ömer de öyle tabi. Belli etmese de epey korkmuştu.

Bu olaydan sonra zaten ilgisiz ve suratsız olan doktorumdan iyice de soğumuştum ve başka doktor arayışlarına da başlamıştım. Fakat nasıl olduysa kontrolde gayet ilgili, güler yüzlü ve anlayışlı birine dönüştü kadın. Bir şans daha verelim diyerek 1 ay sonraki randevumuzu da aynı doktordan aldık. Kendisini bana tavsiye eden diğer gebe arkadaşlara şeker yüklemesi yapmamış olan kişi ısrarla benden şeker yüklemesi yaptırmamı istedi. Sorun onlardan neden istemedi de benden istedi değil aslında. Sadece sebebini sorduğumda "ben öyle istiyorum" şeklinde bir cevap vermiş olması rahatsız etti beni. Şüphelendiğin bir şey varsa söyle değil mi? Yok, illa ki ukalalık yapacak. Neyse kendisine hiç güvenmediğim doktorun tavsiyesiyle yaptırdım şeker yüklemesini de ve sonucu 140'tan fazla olmaması gereken şeker yüklemesinde benim test sonucum 198 çıkmıştı! Sonucu öğleden sonra telefonda söyledi. Yalnız sonucu söylemeden önce bana neden şeker yüklemesi yapılmasını istediğini sordu. O an küfür edesim geldi kadına, yalan değil. Ne bileyim öyle istediniz işte, bana mantıklı bir sebep söylememiştiniz zaten dedim sonucun çok yüksek olduğunu ve hemen bir dahiliyeye görünmem gerektiğini söyledi. O an yemin ettim bir daha o doktora gitmeyeceğime dair. İnstagramdan takip ettiğim ve benimle aynı semtte, hatta aynı mahallede ikamet eden Pembekurdeleli Nur'a hemen bir mesaj attım ve iyi bir doktor tavsiyesi istedim. Sağ olsun hemen geri dönüş yaptı bana. Yürüyerek bile yarım saat gibi bir sürede gidebileceğim bir mesafedeki bir hastanedeki doktorlardan birini önerdi. Yoğunluğundan ötürü kendisinden randevu almak epey zormuş o ayrı:) Bu arada eski doktorum epey uzak bir hastanedeydi ve trafiksiz bile yarım saatte gitmek mucizeydi. Yakın olması da ayrıca iyi oldu.

Yeni doktorumla ilk randevum inanılmaz iyi geçti. O güne kadar 10 dan fazla kez ultrasona girdim, fakat yeni doktorumla 1 muayenede diğer 10 kontrolün toplamından daha uzun ve kaliteli bir muayene geçirdim. Şeker yüklemesi sonucunu da konuştuk. Sonuçta bir yanlışlık olabileceğini, zira şekerim olduğuna dair bebekte herhangi bir belirti görmediğini söyledi. Ben de ona bayramda ağrı sebebiyle doktora gittiğimde yapılan idrar tahlili sonucunda tahlili yaptıran doktorun idrarda şeker çıktığını söylediğini belirtince dikkat kesildi ve yüksek çıktığı için ikinci bir yükleme yapmayacağını fakat dahiliyeye gidip doktorla görüşmemi ve ölçüm cihazı ile takibimi yapmam gerektiğini söyledi. Aynı gün dahiliyeye göründüm ve ölçüm cihazımı aldım. 1 Hafta sonra kontrole gidip değerlerimi gösterecektim doktora. Yememem gereken şeyler genelde benim beslenme şeklimi oluşturuyordu ve o hafta neredeyse hep aç gezdim. 2 Gün boyunca da ağladım istediğimi yiyemiyorum diye. Düşünün ne pis boğazım :D Hamileyken bile istediğimi yiyemeyecek miyim? Aş erme lüksüm de mi yok? Bu ne biçim hamilelik diye diye ağladım. Mutsuz bir hamilelik geçirmek istemiyordum ama bu gidişle haftalarca istediğim hiçbir şeyi yiyemeyeceğim için ilk hamileliğimin tadını bile çıkaramayacaktım. İlk hafta yediklerime dikkat etmeme rağmen, hatta iki gün üst üste akşam yemeğinde aynı şeyi yediğimde bile bir akşam şeker normal görünmesine rağmen ikinci akşam 150'den fazla çıktığı oluyordu. sinir krizi geçirip ağlamamak elde değil. Yememe izin olan şeylerde bile defalarca yüksek çıktığı oldu. 1 Haftanın sonunda kontrole gittiğimde doktor 1 hafta daha da dikkat ederek ölçümleri yapmamı ve tekrar gelmemi istedi. bunu 2 kez daha tekrarladık. Değerler daha iyiydi fakat yine de arada sebebini anlayamadığım yükselmeler oluyordu dikkat etmeme rağmen. Psikolojimin çökmesine ramak kalmışken internette şekeri nasıl düşürürüm diye google'layıp çare aradım kendime ve google amca sağolsun buldum o çareyi. Yürüyüş! Birkaç makale okudum. Yemeklerden sonra yapılan yarım saatklik yürüyüşler şekerin yükselmemesine yardımcı hatta egzersizler düzenli hale gelirse diyabetten korunmak bile mümkündü yazılanlara göre.. Evlilik yıl dönümümüzde sahilde 1 saat (4.5km) kadar yürüdükten sonra yemeğe gittik ve ben asla yememem gereken bir şey yedim. Beyaz ekmek. hem de koca 3 dilim. Yemek öncesi yürüyüş kesmedi şeker ölçüm saatim gelene kadar inip sahilde biraz daha yürüdük. Sonuç muhteşem. Evde aksam sadece çorba ve salata yediğim zamanlar çıktığı değerlerde çıktı. Bugün özel bir gün deyip bir de dondurma patlattım, şekerim yine yükselmedi. Yalnız o gün toplamda 10 km yürümüş oldum belirteyim. Yarım saatlik yürüyüşün dondurmaya yeteceğini hiç zannetmiyorum.

O günden sonra düzenli yürümeye başladık Ömer'le. Bu arada kendisi aslında gayet fit görünür fakat nahoş bir göbeği vardır itiraf ediyorum, kendisi duymasın:) Ona ayrı yemek pişirmiyorum, ben ne yiyorsam onu yiyor. Beyaz ekmek eve girmeyeli epey oldu dolayısı ile o da yiyemiyor. Benimle yürümesinin ve benim yediklerimi yemesinin sonucunda o nahoş olan göbeği gitti, yemek yediğindeki şişkin hali bile göbeksiz olmaya başladı :) Yaklaşık 12 gündür sabahları ve akşamları olmak üzere günde 2 kez yürüyüşe çıkıyoruz ve yemek yerken çok daha rahatım. 2 Gün önce doktora son 1 haftalık ölçümlerimi götürdüğümde aslında arada kaçamak yaptığımı ama yürüyüş yaptığım için şekerin yükselmediğini söylediğimde çok sevindi ve böyle devam etmemi, yeniden yükselmeler yaşarsam koşa koşa kontrole gelmem gerektiğini söyledi. Yalnız yememem gereken şeyleri yiyip de yemek sonrası yürümediğimde hiç hoş olmayan sonuçlar çıkıyor ölçümlerde. Zaten kendimi de inanılmaz kötü hissediyorum şekerim yükseldiğinde. Artık hissedebiliyorum ve çok daha dikkatliyim. Henüz dondurma dışında bir tatlıyla deneme yapmadım. Yapar mıyım bilmiyorum, daha 10 haftam var. Yaşayıp göreceğim.

Son olarak, vakit geçmiyor, 40 hafta çok uzunmuş, bitmek bilmedi diye şikayet edip dururken bir de şeker çıkması epey canımı sıkmıştı ama son 10 gündür her şey değişti. 10 hafta kaldı ve karnım büyüdükçe sevmeye başladım hamileliği. Şimdi bitecek diye üzülür oldum. Varlığını, hareketlerini hissetmek paha biçilemez. Aradaki bağı hissetmeye başladım gerçek anlamda. Kucağıma alana kadar böyle şeyler hissetmeye başlamayacağımı düşünürdüm ama öyle olmadı. İlk iki trimester varlığını pek hissetmedim, o yüzden bir an önce bitsin isterdim ama son trimester çok güzel, tarifi zor şeyler hissetmeye başladım. Bu halimizi çook özleyeceğim. Keşke hep bu kadar benim olsan...

Yazı biraz uzadı farkındayım ama eğer sabredip sonuna kadar okuduysan ne mutlu bana:) tekrar beklerim. Şimdilik hoşça kal. Fotoğraflarım için instagram profilimi ziyaret edebilirsin: https://www.instagram.com/novoluni/

25 Ağustos 2016 Perşembe

Ekincik Hikayesi

Ekincik
Biraz geç olsa da sonunda kendimde Ekincik tatilini yazma gücü buldum. Ekincik diyorum ama aslında yalnızca konaklamayı Ekincikte yaptık. Ekincik Köyceğiz'e bağlı küçük bir köy. Köyceğiz'den sonra dağların arasından 35 km yol giderek ulaşabiliyorsunuz. Oldukça ıssız anlayacağınız. Bu kadar ıssız bir yer tercih etmemizin sebebi ise, bizim gibi tatili bayramda yapmak durumunda kalanların da çok iyi bildiği gibi tüm tatil beldelerinin o tarihlerde fazlasıyla kalabalık olmasıydı. Öyle ki konaklama için rezervasyonu 1 ay öncesinden yapmamıza rağmen birçok yerde çoktan tüm odalar doluydu, Ekincik de dahil. Fakat ne kadar dolu olursa olsun zaten sadece birkaç konaklama yeri var, hepsi dolu olsa da yine de rahatsız edici bir kalabalığı olamaz diye düşündük. Haklı da çıktık:) Ekincik öyle ıssız, kendi halinde bir köy ki yazın toplu taşıma olarak sabah 1 vasıta geliyor akşam da dönüyormuş. Aracınız yoksa başka türlü ulaşmanız mümkün değil. Kışın ise daha kötü. Dağ yolu kapandığı için o sabah gelip akşam dönen araç da olmuyormuş. Dünyadan izole gibi. Sakin tatil sevenler için iyi ama şehir hayatına alışık insanların öyle bir yerde yaşaması pek mümkün değil gibi. 


Köyceğiz

Sağ üstte Ekincik koyu var, bölge olarak nerelere yakın görebilirsiniz. Biz fiyat avantajı ve lüks aramadığımız için pansiyonda konakladık. Bu sevimli haritayı da oradan aldık.  İsmi Onuncuköy Pansiyon. Pansiyon hakkında detaylı bilgiyi yazının sonunda vereceğim. 


Tatilin ilk günü Ekincik Koyundan kalkan ufak teknelerle düzenlenen bir tura katıldık. Pek iyi bir tur değildi fakat güzel yerler gördük. Koca bir günü daha güzel değerlendirebilir miydik? Kesinlikle evet! Tekne önce koyun hemen açıklarındaki mağaralara gitti ve bence o günün görülmeye değer tek enn güzel yanıydı. İşte oradan iki fotoğraf:


Ekincik Mağaraları
Ekincik Mağaraları


Sonrasında meşhur İztuzu Plajına gittik fakat daha önce Ets ile katıldığımız Likya turda da Hikayesi için: gitmiştik o plaja. O yüzden gitmesek de olurdu zira metrelerce açığa gitmenize rağmen suyun hala dizlerimde olduğu bir denizde yüzmekten keyif alıyorum. Sığ deniz sevenler için ise tabiki harika bir plaj. İztuzundan sonra çamur banyosuna gittik, bolca çamurlanıp pürüzsüz fakat leş gibi kokan bir ciltle fakat  pansiyona döndük:)


Ertesi gün Pansiyon işletmecilerimizin tavsiyesine uyarak sevimli haritadan yerini görebileceğiniz Yuvarlakçay'a gittik. İyi ki de gitmişiz. Buz gibi bir suyu var. 6 derece olduğu söyleniyor ama ölçmedik tabiki. Soğuk suda yüzmek isteyenler yüzebiliyor. Biz de yüzdük:) Doğası da muhteşem.  Kendi gözlerinizle görün buyrun: 



Video yüklenmezse veya çalışmazsa diye link paylaşacağım. Buyrun:










Aslında burayla ilgili söyleyebileceğim çok da fazla bir şey yok fakat kesinlikle görülmesi gereken yerler arasında benim için. Muğla'ya bir daha gidersem Yuvarlakçay'a uğramadan dönmem. 

Ertesi gün de yine pansiyon işletmecilerimizin tavsiyesine uyarak Toparlar Şelalesine gittik. Ne güzel yerler varmış da ismini bile duymamışız meğer. 







Şelalede (kendimce) çılgınca bir şey yaptım. Uzun olduğu için yükleyemedim, onun yerine link koydum:

Video

Video 2


Ertesi gün Marmaris'e gittik tekne turu araştırmak için. biraz turladık fakat beğenmedim pek. Tatilde şehir merkezi gezmeleri bana göre değilmiş. O gün de boşa gitti gibi oldu. Ekincige dönüp sakin denizinde yüzdük.

Çok iyi at bindiğimi söylemiş miydim? Şaka şaka:) Tekne uruna katılmadık fakat at safariye katıldık. 1.5 saat diyorlar fakat 50 dk civarı sürüyor. Çoook keyifli, üstelik ata binme konusunda tecrübeli olmak da gerekmiyor. Orta hızla koşturuyorlar bile atı, sadece düz yolda gitmiyorsunuz. Suyun içinden falan geçiriyorlar. Gayet keyifli. Böyle aktiviteleri seviyorsanız tavsiye etmeme bile gerek yoktur sanırım:)







Sondan bir önceki gün Akyaka'ya gittik. Akbük koyuna. Kesinlikle şimdiye kadar girdiğim denizler içinde ilk 5'in içinde. En çok o gün yüzdük. Doya doya yüzdük sözde ama doyamadık. Fazladan 1 günümüz daha olsa yine Aynı yere gidip yüzerdik. Bayram dolayısı ile çok kalabalık olmasına rağmen şezlong bile bulamadık ama yine de tabiri caizse tadından yenmedi o gün. Denizden sonra Akyaka'da bir tur attık ve hayatımızı nerede geçirmek istediğimize, veya en azından ilerde emekli hayatı için İstanbul'dan ayrılırsak nereye gideceğimizi biliyoruz artık:) 

Akyaka hakkında uzun uzun yazmayı düşünüyordum sokaklarını gezerken fakat zaten hakkında birçok yazı yazıldığını fark ettim ve vazgeçtim. 

Son olarak kaldığımız pansiyondan bahsedip yazımı bitireceğim. Onuncuköy Pansiyon ismi. Verdikleri fiyatın içinde sabah kahvaltısı ve akşam yemeği var. Sabah kahvaltı açık büfe ama 30 çeşit, size çatlayana kadar yediren bir açık büfe değil. Gayet güzel doyuyorsunuz fakat dediğim gibi lüks arayanlara göre değil. Akşam yemeği ise tam bir efsane! 



Her akşam 4 farklı çeşit, birbirinden lezzetli meze geliyor, 1 tabak da salata. Mezeler bizi her akşam mest etti doğrusu. Sare ve Iraz hanımın ellerine sağlık, sohbetlerinin de yemeklerinin de tadı hala damaklarımızda doğrusu. Ben bunlarla doymam ki demeyin çünkü asıl yemek Gürbüz Bey'in bahçede gözünüzün önünde mangalda pişirip getirdiği balık, köfte veya tavuk oluyor. Tercihinizi her sabah kahvaltıdan sonra belirtiyorsunuz, ona göre pişiriliyor. Zevkle seçilmiş şarkılar eşliğinde sabah kahvaltısı ve akşam yemeği de tatilimizi unutulmaz kılan ayrıntılardan biriydi.

Son olarak, Ekincik'te oldukça fazla arı var çünkü arıcılık yapılmakta. Oraya gider ve yemek yerken arılar sizi rahatsız etsin istemiyorsanız önce sizin onları rahatsız etmemeniz gerekiyor. Nasıl mı?
 işte böyle: 

video

Bu arılar etçil olduğu için özellikle balık yediğinizde masaya gelir ve tepenizden ayrılmazlar, ta ki tabağınıza konup bir parça koparıp gidene kadar :) Yani çok basit. Yemeğinizi onlarla paylaşırsanız rahatsız edilmezsiniz:) 

Bonus: 

Ben bu tatil sırasında 16 haftalık hamileydim, 16. hafta fotoğrafları için güzel bir manzaramız oldu:)

Sağlıcakla kalın:)









24 Haziran 2016 Cuma

Kafamda Böcekler



Ne için gelmiştim dünyaya? Ne yapmalıydım? Ne yapıyorum? Çok depresif gelebilir bir an ama hepimiz hayatımızda en az 1 kez bunu sorgulamıyor muyuz? Ben yine o her şeyin anlamını sorguladığım bir döneme girdim. Yaşadığımız hayatın hakkını vererek mi yaşıyoruz yoksa bize bahşedilen en kıymetli şeyin ellerimizden sonsuz bir hiçliğe kayıp gitmesini mi izliyoruz? Birkaç ay önce tüm bu soruları kafamda cevaplamistim halbuki. Şimdiyse kanepeye uzanmış yine bekliyorum günlerin geçmesini. Hiçbir şey yapmadan oturmak da daha da itiyor beni bu dipsiz kuyuya. Sorular mi başımı ağrıtıyor? yoksa baş ağrısından sebep olduğu mutsuzluk mu beni bu soruları sormaya itiyor? Yazdıkça sorular da artıyor bak. Neyse daha da dibe inmeden konuyu değiştireyim.
Bugün 14. Hafta bitti, yani bebek 3. Ayını da geride bıraktı. 2. Trimester a girmiş bulunmaktayım. İlk 3 ay bulantım haftada en fazla 3-4 olurdu. Bugün ise hiç olmadığı kadar şiddetli oldu. Migren bulantıları diye düşündüm çünkü saatlerce kafamı kaldıramadım baş ağrısından. Yemek de yiyemedim bugün pek. Halbuki bulantı dan önce avokadolu kefirli falan çok güzel bir kahvaltı da yapmıştım.
Neyse, haftasonu için harika planlar vardı. Akşam iftar saatinden evvel yola çıkacak, Şarköy'e gidecektik fakat planlarda değişiklik oldu. İftardan bir süre sonra çıkacağız yola. Pazar günü geri döneceğiz. Çanta hazır ama benim ayakta duracak mecalim yok. Son 1 aydır saat 23.00 ten sonra uyanık kalmak ölüm gibi geliyor bana. Gideceğimiz yere varınca oturur sohbet ederiz diye düşünürken şimdi öyle bir seçeneğin mümkün olacağını pek sanmıyorum. Yani tatilin ilk akşamı uyku ile geçecek. 
Şimdilik benden bu kadar. Hafta sonu nasıl geçti en kısa zamanda kısa bir yazı ile bildireceğim (eğer anlatmaya değer olursa). Zaten instagramdan da gün içinde epey paylaşım da yapıyorum gezdiğim zamanlar:) 
Sağlıcakla kalın...

13 Haziran 2016 Pazartesi

Bebek Hikayesi!

12. hafta
Merhaba! Uzun süre sonra yine buradayım. Ama ciddi değişikliklerle :) Novoluni anne oluyor! Haftalardır ne yazsam, nasıl yazsam, nasıl anlatsam, ne zaman anlatsam siye içim içimi yiyor. Dayanamayıp mesaj attığım arkadaşlarım bile oldu. Böyle bir şey olduğunda cümle aleme duyurmak için erken olduğunu düşünseniz bile dayanamayıp haykırmak istiyorsunuz dünyaya. Sanki bir anne sen olacaksın(!) :) Hayatımda benim için evlilikten bile daha büyük bir değişiklik bu. Belki de bundan bu herkese duyurma hevesi.

12. hafta

 Öğrendiğimde 5. Haftanın içindeydi, şimdi 13. Haftası :) Çoook yavaş geçiyor haftalar. İlk gebelik fotoğraflarını çektik bile. Şuan gebelik öncesinden farksız vücudum ama olsun:) İlk 3 ayı geride bıraktık, haftada 1-2 bulantı, sürekli uyuma isteğini ve azan migreni zorluktan saymıyorum. Onların dışında hiçbir bir sıkıntı yaşamıyorum. Tabi duygusal durum hariç. O bazen ciddi anlamda sorun olabiliyor. Sinirlen, kavga et, ağla, uyu, uyan, Sinirlen, kavga et, ağla, uyu... bazı günlerin döngüsü oluyor. Neyse ki çok sık değil. Çözümü ise sosyal olmak. İnsan içine falan çıkmak. Evde olmak ciddi sıkıntı.
 Geçen ay taşındık. Yeni sitede havuz var ve yüzme imkanım oluyor. Hamilelik süreci için nimet gibi bir şey bu. 7. aya kadar yüzeceğim neredeyse, doğuma çok faydası olacak eminim. Sadece doğuma değil, tüm gün evde bunalımlı gibi oturmama da engel olacak. Birkaç ay önce yazdığım o keyifli, enerji dolu Ayça gitti çünkü, yine buhranlardayım. Yine başladığım işlerin devamını getirememe, çabuk vazgeçme hastalığına yakalandım:( ilk ayların halsizliğini üzerimden atarsam çok daha iyi olacağım. Bloga yeniden vakit ayırmak, aklımdakileri uygulamaya geçirmek istiyorum artık. Gezi yazıları yazacaktım, ihmal ettim. Neyse toparlarım:) Kafayı bi toplayayım da gerisi gelir.

20 Şubat 2016 Cumartesi

26 Ocak 2016 Salı

Zayıflama Hikayesi 2


alkali diyet

Tekrar merhaba, 
Yazının 1. bölümü okumak için tıklayın

Bugün kilo vermek için çok bilinen tüyoları ve kendi uygulamalarım hakkında yazacağım. Kilo vermek isteyip de internette araştırma yapmayan yoktur sanırım. O yüzden muhtemelen yazacaklarımın hepsi zaten bildiğiniz şeyler olabilir. Ben o bilgilere kendi fikirlerimi de ekleyerek yazmak istiyorum.
  1. Günde en az 2 lt su için. Zayıflama konusunda en çok duyduğumuz, en önemli maddedir aslında. Sadece zayıflamak için değil, sağlıklı bir vücuda kavuşmak ve sağlıklı kalmak için yapmamız gereken şeydir aslında. Faydaları saymakla bitmiyor ama özetlemek gerekirse suyun yararlarından bazıları şu şekilde:
  • Hücreleri yeniler
  • DNA hasarını önler ve anormal DNA sayısını azaltır.
  • Bağışıklık sistemini güçlendirir.
  • Sindirime yardımcı olur ve metabolizmayı hızlandırır.
  • Akciğerlerdeki kırmızı kan hücrelerinin çalışma verimini artırır.
  • Vücudun çeşitli bölgelerinden zehirli atıkları toplar ve atılmaları için karaciğer ya da böbreklere taşır.
  • Eklem boşluklarındaki temel yağlayıcı maddedir, ait ve sırt ağrılarının oluşumunun önlenmesinde yardımcı olur.
  • Bağırsakları en iyi çalıştıran yağlayıcı maddedir, kabızlığı önler.
  • Kalp krizi ve felce karşı koruyucudur.
  • Kalp ve beyin damarlarında pıhtılaşmayı önler.
  • Melatonin de dahil olmak üzere, beyinde üretilen bütün hormonların yapımı için gereklidir.
  • Cildi yumuşatır ve yaşlılık belirtilerinin azalmasına yardımcı olur.
  • Hamilelikte sabah bulantılarını azaltır.
Suyun faydaları

Bu liste daha epey uzuyor. Ben günde 3 lt su içiyorum eğer evdeysem. Dışarı çıktığımda biraz zor oluyor, tuvalet sorunu yaşamamak için daha az içmek durumunda kalıyorum.
Bunun yanında, çoğunlukla alkali içiyorum suyumu. Alkali su demek ph'ı yüksek su demek. onun faydalarına gelince;
  • Hücreleri nemlendirerek sivilce oluşumu ve diğer hastalıkların oluşma riskini ortadan kaldırır.
  • Vücutta bulunan yağ hücrelerini parçalayarak zayıflamanıza yardımcı olur.
  • Romatizma hastalıklarına karşı etkilidir.
  • Kronik hastalıkların baş göstermesini engeller.
  • Yaşlanmayı geciktirerek cilt sorunlarının oluşmasını engeller.
  • Suyun oksijen seviyesini yükselterek su ihtiyacınızı daha verimli karşılar.
  • Bağışıklık sisteminizi güçlendirir hastalıklara karşı korur.
  • Antioksidan etkisiyle zararlı maddelerin atılmasına yardımcı olur.
  • Vücudun PH dengesini korumasında yardımcıdır.
  • Vücudun biyoelektrik dengesini koruyarak zindelik sağlar.

Kilo verme konusunda su içmek en önemli şey fakat özellikle alkali su içmek bence kesinlikle yapılması gerekenlerden. Suyu alkali yapmak da oldukça basit. Eczaneden İngiliz karbonatı alıyoruz. 2 lt suya 1 silme çay kaşığı ekliyoruz. iyice karıştırıyoruz. Suyumuz içmeye hazır. İlk başlarda tadı biraz tuhaf gelebilir ama 2 günden sonra alışıyorsunuz. Ender Saraç da öneriyor alkali suyu. Yani şüpheniz olmasın sağlıklı olup olmadığı konusunda.


egzersiz ve zayıflama

2.Egzersiz yapın. Zayıflamak için yapılması gerekenler listesindeki diğer bir önemli madde ise aktif olmak. İster yürüyün ister koşun, ister bisiklete binin. Hareket ettiğiniz sürece ne yaptığınız pek de önemli değil, yeter ki oturmayın. Oturduğunuzda yaktığınız kalori miktarı  ile ayakta durduğunuzda yaktığınız kalori bile birbirinden farklıysa, egzersiz yaptığınızda yaptığınız kalori miktarının ne gibi etkileri olur bir düşünün. Hareket halinde olmanın, egzersiz yapmanın metabolizma hızı üzerinde çok ciddi bir etkisi var. Hareketsizlik de kilo almanın en önemli faktörü. 

Peki bu metabolizma hızı neden önemli? Öncelikle bazal metabolizma denilen bir şey var. Bazal metabolizma hızı sizin hiçbir aktivite yapmıyorken, oturduğunuz yerden yaktığınız kaloridir. Bu hızın artması veya azalması yaşam tarzımıza göre değişkenlik gösterir. Gün içinde yaptığınız egzersiz metabolizmanızı ateşler ve egzersiz yapmadığınız saatlerde de normalde olduğundan daha fazla kalori yakmanızı sağlar. Kalori yakmak demek de kilo vermek demek :) Bir önceki maddede de bahsettim, su içmek de hızlandırıyor metabolizmayı unutmak yok:)



3. Yoğurt yiyin. Yoğurt da diğer süt ürünleri de diyet listelerinin vazgeçilmezinden. Fakat artık eskiden bilindiği gibi yağsız süt, yoğurt, peynir değil, orta veya tam yağlı tercih ediyorum ben süt ürünlerini. Yapılan araştırmalarda yağsız olanlara nazaran, tam yağlı olanların zayıflamaya daha çok faydası olduğu bulundu. Ben günde 1 kase yoğurt yiyorum. Kilo vermenin söz konusu olmadığı zamanlarda da sağlıklı olduğu için yerdim. 

4. Elma yiyin. Suyu yazdığım gibi elmanın faydalarını da uzun uzun yazıp sizi sıkmayacağım ama tam bir vitamin deposu. Zayıflamak için de günde 1 elma öneriliyor. Sabah aç karınla, kefirin yanında tercih ediyorum ben genelde. İçerdiği liflerle de sindirim sorunu yaşayanlara ilaç gibi.


Günde 1 elma

5.Sabahları limonlu/sirkeli su için. Bunu da çok duyuyorum. Limonlu zaten haftada 3-4 kez içerim sabah aç karınla ama sirkeli suyu ben içemiyorum fakat bu yöntemi uygulayıp faydasını gördüğünü söyleyenler mevcut.

6.Porsiyonları küçültün. Bu da hemen her yerde karşımıza çıkan bir zayıflama şartı fakat tam manasıyla katıldığımı söyleyemem. En azından bana uygun değil. Porsiyonumu küçülttüğüm zaman yemekte ne yersem yiyeyim yarım saat sonra kendimi ekmek arası hazırlarken buluyorum ben. Daha kötü oluyor. Bence ne kadar yediğinizin değil, ne yediğinizin önemi var. Bu konuya daha sonra geleceğim. 

7. Ara öğün yapın/ sık sık yiyin. Diyetisyenlerin neredeyse hepsinin önerdiği bir şey bu. Ben bunu da tam anlamıyla doğru bulmuyorum. Sadece ben değil Karatay, taş devri ve katojenik diyete göre de yarardan çok zarar getiriyor aslında sık yemek. İbn-i Sina'nın da bir sözü vardır. "2 öğün sağlık, 3 öğün hastalık" Neden mi? Sık sık yemek mideyi, karaciğeri yorar. Sık yemek fazla insülin hormonu demek, insülin hormonu da yağ depolanması, şeker demek. Bu hormonun zıttı şekilde çalışan ve yağları yakan bir hormon daha var, Leptin hormonu o da. Sık yemek yendiği, ara öğün yapıldığı takdirde sürekli insülün salgılandığı için leptin salgılanmıyor. Leptinin salgılanması için midenin bir süre boş kalması gerekiyor yani. Öğünler arasına en az 4 saat koyulmalı. Aslında sabah kahvaltıyı sağlıklı bir şekilde ekmeksiz, şekersiz yaptığınız zaman, en erken 4 saat sonra acıkıyorsunuz. Ekmek ve tatlı yediğinizde ise acıkma süreniz yarıya iniyor neredeyse. 

3 Ara 3 ana öğün yapanlar zayıflamıyor mu? veya zayıflayamaz mı? Tabi ki zayıflayabilir. Eğer tükettiği kaloriyi hesaplıyorsa öğünlerdeki kalori miktarını azaltarak bu mümkün. Zaten 3 ara öğünlü beslenme listesi hazırlayan diyetisyenler her zaman günlük kaloriyi hesaplar. Patates yediysen ekmek yeme o gün vs diyerek dengeler kaloriyi. Ayrıca Her bünye farklıdır, herkesin metabolizması farklı çalışır. Yani herkesin popisi kendine :) Kimi dayanamaz 4 saat, uygun değildir ara öğün yapmamak kendisine. Yalnız sık acıkmak pek iyi şeylerin belirtisi değil maalesef, insülin direncinin belirtisi olabilir. 


sağlıklı beslenme

Zayıflamak için yapılması en çok söylenen ve benim yaptıklarım şeyler bunlar. En azından benim aklıma gelen bu kadar:) 

Öğünlerime gelince, kedilifitgunluk isimli bir Instagram hesabım var. Orada diyet ve sağlıklı beslenme ile ilgili paylaşımlar yapıyorum. Takip edebilirsiniz. Ağırlıklı olarak "lowcarbhighfat" yani "düşük karbonhidrat, yüksek yağ" şeklinde besleniyorum. Protein de temel besin kaynağım gibi bir şey. Her gün yarım avokado, 2 yumurta ve yoğurt mutlaka yiyorum. Ayrıca 400ml evde kendim mayaladığım kefirden içiyorum sabah aç karınla. Sindirim sistemimi rahatlatan tek şey o gibi. Günü kefirsiz geçirdiğimde şişkinlik problemim artıyor. Kefirin diğer faydaları başlı başına bir yazı konusu. O yüzden bugün o konuya girmeyeceğim, istek olursa başka bir gün.

Saat 18:30 dan sonra yemek yememek de uyguladığım bir yöntem. Diyetisyen tavsiyesi ile akşam 9 da meyve ile ara öğün yapan kişiler var, belki onlar doğru buluyor ama ben o saatte sadece meyve değil, başka herhangi katı bir yiyeceği tüketmeyi pek sağlıklı bulmuyorum açıkçası. Meyveyi gündüz tüketmek daha sağlıklı geliyor bana. Tabi yine herkesin popisi kendine :) Ben burada kendi bünyeme göre konuşuyorum:)

Ben 29 Ocak'a kadar ekmeksiz, tatlısız devam edip 54'lü rakamları görmeyi hedefliyorum şuan tartıda. 54.9 a bile tazıyım:) Dün sabah tartı 56.6 idi. Akşam 6 km yürüyüş yaptım, öğünlerin hiçbirinde un ve şeker yoktu. 6.30 dan sonra bir şey yemedim, sadece su, çay kahve. Bu sabahın tartısı 56.1 yani dünden bugüne fark  -500gr. oldu. Ödemler hızlı gittiği için bir günde 500gr fark normal, fakat ödemler gittikten sonra bu kadar hızlı olmayacak:) 

Gelişmelerle yarın görüşmek üzere, esen kalın, kaçamak yapmayın:)











25 Ocak 2016 Pazartesi

Zayıflama Hikayesi


zayıflama
Özellikle biz kadınlar kilo vermek veya formda kalmak için her türlü yola başvururuz. Fakat öyle güzel hamur işlerimiz, tatlılarımız, kızartmalarımız var ki, irademizi uzun süre korumak zor gelir. Sonunda sabrımız tükenir, ya şok diyetlere başvururuz ya da durumu kabullenir, vazgeçeriz. Sebebi de şok diyetler genelde hüsranla biter, kıtlıktan çıkmış gibi yemeğe saldırırız sonrasında ve kısa sürede giden 2 kilo da aynı kısa sürede geri gelir belki fazlasıyla. Sağlıklı beslenmeyi ise benimsemek zaman ister, o süre içinde de yorulur, irademiz kırılır ve vazgeçeriz. Ben de 25 yaşına kadar hayatında diyet yapmamış biri olarak son 5 senede aldığım fazla birkaç kiloyu vermekte epey zorlandım. 2 senedir epey bir çaba içerisindeyim. Sürekli vazgeçme ve yarıda bırakmalar yüzünden bir türlü eski pantolonlarımı giyinemediğim için yaptıklarımı ve yapacaklarımı yazma kararı aldım. Belki bu sefer hedefe ulaşmadan salmam kendimi:)


Ömer'le tanıştığımda 36 beden esnemeyen kot pantolon giyiniyordum ve o yaşa kadar hiç diyet yapmamıştım. Hani yiyip yiyip kilo almayan ve diğer tüm kadınların sinirlerini bozan tipler vardır ya, ben tam olarak öyleydim. Yediklerine dikkat etmek, kilo aldıran yiyeceklerden sakınmak falan yoktu yaşam tarzımda. Acıktıysam saatin hiçbir önemi yoktu benim için. Gece yarısı da olsa kalkar patates kızartır, yarım ekmek arası yapıp ketçap mayonezle bir güzel yerdim. Bir kerede koca bir yaş pastanın yarısını indirirdim mideye. Bir de ben 12 yaşımdayken annemle babam börek salonu açmışlardı. Konsept biraz değişse de hep gıda işi yaptılar ve hep hamur vardı işin içinde:) Ben de tam bir hamur işi bağımlısı olarak günde 3 öğün poğaça, börek yedim 25 yaşıma kadar. Neden mi 3 öğün? Esnaf oldukları için uzun saatler çalıştıklarından akşam evde yemek yapmak yerine börek yer öyle giderdik eve. E kahvaltı ve öğle yemekleri de oradan. Daha ne olsun?

alkali diyet

Buna rağmen hayatımın her dönemimde hep "çok zayıfsın, fiziğin ne kadar güzel, inceciksin iltifatları" aldım. Aslında hiçbir zaman çok ince olmadım. Hep 36 bedendim ama vücut yapım kemikli değil, daha çok etlidir. Bacaklarım çok ince olmadı hiç ama hep ideal ölçülerdeydi. İç bacak sorunu diye bir şeyden haberim yoktu. Kilo alma ve vücut yapısı konusunda tamamen anneme benziyorum. O da seneler önce geçirdiği ameliyata kadar yeme konusunda benim kadar rahat olmasına rağmen kilo almazdı. Sonrasında ilaçlar tedavi süreci falan aldı kilo, hala devam ediyor ilaç kullanmaya ve artık kilo vermedi imkansıza yakın. 15-20 kilo kadar fazlası var. Her neyse konumuza dönelim.

Kilo almıyordum fakat kilo almıyorum diye hayatım boyunca hiç spor yapmadığımı zannetmeyin. Lisede okulun step grubundaydım. Sene sonuna yakın kuruldu grup ve yalnızca birkaç ay devam etti, zaten son sınıftık. O zamanlar Büyükçekmece'de yaşıyorduk ve bilen bilir, güzel bir sahili vardır oranın. Liseden mezun olduğum 2003 yazında bisikletsiz evden çıkmaz oldum. Öğlen evden bisikletle çıkar, akşam 11 gibi dönerdim eve. Tüm o saatler boyunca akşam arkadaşlar toplanana kadar sahilde, ara sokak ve caddelerde, kısacası Büyükçekmece'nin her yerinde bisikletle dolaşır, akşam arkadaşlar gelince kumsalda voleybol oynar, hava kararınca da yarım saat kadar yüzer öyle giderdim eve. Tüm günüm hareketli geçerdi. Sonraki seneler öyle olmadı tabi. Daha az aktiftim fakat yeme konusunda aynı rahatlık vardı yine. Demek ki spordan değildi kilo alışım. 2009 da taşındık Başakşehir'e ve tüm hayatım değişti.

zayıflama

Taşındıktan 2 sene sonra Ömer'le tanıştım. Kışın tanıştığımız için havanın soğuğundan evde takılırdık her akşam. Tabi her akşam film izlediğimiz için öncesinde markete gider 6 paket (3 bana, 3 Ömer'e) çerezza patlamış mısır, yanına 1 büyük paket cips (o ara barbekü soslu fritos favorimdi) alırdık. Bu arada filme başlamadan akşam yemeği olarak ya dürüm çiğköfte alır ya da yarımşar ekmek tost yapar yerdik. Evde yemek pişirmeme alışkanlığı uzun yıllardır vardır. Hala yemek yapmaz annem, iş yerinde yer öyle giderler eve. Film bitmeden zulamız biter diye korktuğumuzdan yanına yedek bir şeyler de aldığımız olurdu marketten. Kısa süre sonra ben üniversiteye başladım. Hazırlık sınıfının ilk yarısında "ne kadar incesin" sözünü duymuşluğum vardı. Fakat ikinci döneme geldiğimizde alaylı bir tonda "bu ara çok incesin"e döndü o söz. Ne olmuştu? Neden fark etmedim? Veya neden rahatsız olmadım hiç? Tayt ve tunik rahat olduğu için o ara hep öyle giyiniyordum. Sonra bir baktım okul başında giyindiğim pantolonlar kalçadan geçmiyor. Zayıf hallerimde 52-53 kilo civarıydım. Tartılma gibi bir alışkanlığım olmadığı için kilo aldığım zamanlarda da tartılmak aklıma gelmedi. Fakat şimdiki halime bakarak o zamanlar 65'i görmüş olabileceğimi düşünüyorum.
Sonra kendiliğinden gitti o kilolar. Yaz geldi, okul tatile girdi. Havalar ısınınca evde oturup film izlemeler azalıp bitmeye başlayınca abur cuburlar da yenmemeye başladı. Diyet hiç yapmadığım için aklıma gelen bir seçenek olmadı. Ancak yazın sıcağında evde oturmak yerine dışarı çıkmamızla abur cubur yememem bile yetmişti. Yaz sonunda okul yeniden başladığında pantolonlarıma girmeye başlamıştım. Hiç spor veya diyet yapmadan hem de. Okulda farkı görenler nasıl o kadar zayıfladığımı sormuştu hatta. Ama özel bir çaba ve dikkatle gitmediği için her an geri gelebilirdi kilolar. Nitekim geldi de. Bir önceki sene kadar olmasa da yeniden kilo aldım çünkü abur cubur olmadan yaşayamaz hale gelmiştim o kış. Cips yemeden oturup bir şeyler izleyince ağlamaklı olacak kadar mutsuz hissediyordum kendimi. Markete çıkıp alıyordum yine. O kış da kilo aldım. Yazın birazı yine gitti ama tamamı değil.

sağlıklı beslenme

Bir sonraki yıl, yani okulun son senesinde evlenmeye karar verdik. Bizim evlenme hazırlıkların başlamasıyla nikah günümüz arasında 1.5 ay var. O kadar kısa bir sürede, yaşamak istediğimiz semti seçmek, ev tutup eşya işini halletmek durumunda kaldık. Koşturmaktan ikimiz de ciddi anlamda zayıflamıştık zaten ama sonrasında yine evde oturup film izlemekten yeniden kilo almaya başladım. Bu sefer şansa bırakmak istemedim ve diyet, sağlıklı beslenme, spor falan ilgi alanlarım arasında birinci sıraya yükseldi. Sürekli okudum, araştırdım, spor ve diyet yapanları gözlemleyip kafamda yapılan doğru ve yanlışları tartmaya başladım. Onlarca yöntem ve diyet vardı. Hala da öyle. Her kafadan bir ses çıkıyor. Biri "ekmeksiz diyet olmaz" derken diğeri "ekmeğe dokunmayın, yerine ceviz, badem ve baklagillerden, tahıllardan yiyin" diyordu. Kimi "yağ kötüdür" derken ""kimi "karbonhidrattan uzak durun" diyordu.  Bir de sosyal medyada, birkaç diyetle 10 kilo verip diyetisyen/yaşam koçu kesilenler var ki sormayın.

Bir doktor bana çok uzun süre ve fazla abur cubur yediğim için metabolizmamın dengesi bozulduğu için kilo almaya başladığımı, o alışkanlığımı bırakıp biraz daha hareketli bir hayat yaşamaya başlarsam metabolizmamın eski haline döneceğini söylemişti. Abur cuburu bırakmaya çalışırken bir yandan da deneme yanılma yöntemi ile kendi vücudumu, metabolizmamı tartmaya, tanımaya başladım. Ekmeksiz yaşayamam derdim hep. Hala da zorlanırım o ayrı, hafta sonları kahvaltıda veya dışarıda yemek yerken ekmeksiz cidden zorluyor beni. Ancak geçen sene 1 ay hiç hamur işi (ekmek dahil), tatlı ve kızartma yemedim.  O sürede az çok anladım karbonhidratın bana aslında rahatsızlık verdiğini. Nohut hariç baklagili zaten sevmem. O bir ayda spor da yaptım. 4 kilo verdim o ay fakat ilginçtir ki 4 kilodan daha büyük farklar oldu bende. Selülitler neredeyse tamamen kayboldu, yanlarda simit denen bir şey kalmadı, ciddi orada sıkılaştım ve ayrıca cildimde de çok ciddi farklar oldu. Hedefe belki 2 hafta kalmıştı fakat tam o sıra tatile çıktık ne sağlıklı beslenme kaldı ne spor. Tatilin ilk 2 günü koşmaya devam ettik fakat rahat daha cazip geldi. Bir kere bırakınca bir daha da adapte olamadım. Şimdi keşke devam etseymişim koşmaya diyorum.

diyet

Onlarca kez diyete ve spora başlayıp başlayıp bıraktım. Kilo olarak tartıda çok gelmiyorum ve beni görenler fazlan yok ki senin derler genelde fakat eski halimi bilmiyorlar ve selülitler aldı başını gidiyor. Yağ oranım yüksek. Benim için önemli olan yağ oranımın düşmesi. Bahsettiğim 1 ay hariç hedefe pek de yaklaşamadım. Bugün itibariyle yeni bir başlangıç yapıyorum. Kendimi çok sıkmak istemiyorum hemen bıkmamak için fakat belli kurallar koyuyorum artık. Listemi yapmaya başladım, bir kısmı tamam. Bu konuyu bir yazı dizisi şeklinde sürdürmek istiyorum yoksa sayfalarca yazı olacak, tek seferde okuması epey sıkıntı olur. Yarınki yazımda, yukarıda bahsettiğim 1 ayda neler yaptım, şubat ayına kadar nasıl bir yol izleyeceğim onu anlatacağım önce. Sonra doğru ve yanlış bulduğum diyetler hakkında biraz bilgi vereceğim sırasıyla.

Bu arada listemdeki maddelerden biri bugünden itibaren düzenli olarak yürüyüşe başlıyorum. Günde 6km, benim 1 saatimi alıyor. Bu akşam yemeğinden önce çıkacağım. Saat 17.00 gibi. Bana katılmak isteyen olursa günde 6km yürüyüşünü yapsın. Belli aralıklarla kendimizde gözlemlediğimiz değişimleri yorumlar kısmında paylaşabiliriz, çok da motive edici olur:)

Son olarak bu sabah tartı 56.6 idi, gün gün paylaşacağım:)

Şimdilik hoşça kalın.

Not: Diğer yazılarda da bu yazıda da paylaştığım fotoğrafların tümü bana aittir.

Devamını okumak için tıklayın


blogumun adını neden değiştirdim?

Anladım ki insana tek bir kimlik yetmiyor. Belki de bu yüzden arttı son zamanlarda profillerdeki kocasının prensesi, paşasının annesi(!) ib...